<$BlogMetaData$>



 

 

destebaşı

Kategorilerim
 
Son Yazılarım
  • <%RecentEntryTitle%>
 
 
 
Google
Hayrettin Karaman`ın Web Sitesi  
Arkadaşlarım
 
 
 

8/6/2008

PETROL VE MASONLUK

h1

PETROL VE MASONLUK


Çok eskiden beri duyar ve söyleriz: "Türkiye'de petrol var ama çıkarttırmıyorlar. Dış güçler izin verip de petrolümüzü çıkartabilsek dünyanın en zengin ülkesi olurduk" diye. İşte Türkiye'nin petrol dosyasını yeniden açıyor, ilgili ve yetkililerin görüşlerini burada açıklıyoruz.

PETROL NEDİR?
Petrol oldukça eski çağlardan beri bilinen ve genellikle de ilk zamanlar aydınlatma ve ısınmada, daha sonraları ise dünyanın hemen tüm ülkelerinde enerji, otomotiv, temizlik ve ilaç endüstrilerinde hammadde olarak kullanılan, Latince kökenli ve petra (taş) ve oleum (yağ) sözcüklerinin birleşmesinden oluşan bir yeraltı kaynağı.

CUMHURİYETİN İLK YILLARI
Atatürk ekonomik bağımsızlığımızın temini için, süratle petrolümüzü bulup işletmemizi emrediyor. Nitekim O'nun zamanında, bu işe dört elle sarılınıyor. 3 Kasım 1922'de "petrol, neft ve havagazı arama izninin kimseye verilmeyeceği" kararı Meclis'ten çıkarılıyor. 1924 ve 1925 yıllarında çoğunluğu yabancı kişi ve kuruluşlara ait petrol arama ve çıkarma ruhsatları feshediliyor. 1926 yılında 792 sayılı Petrol Kanunu çıkarılıyor. 1927 yılında Türkiye dahilindeki tüm petrol yataklarının tespiti ve işletmesi hakkı Türkiye İş Bankası'na veriliyor. 1933 yılında "Petrol Arama ve İşletme İdaresi" kuruluyor. 1934 yılında Trakya'da/Mürefte'de doğalgaz bulunuyor. 1935 yılında da MTA yani "Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü" kuruluyor.

1935 yılında mason liderlerinden bir grup kendilerine destek verilmesi için Atatürk'ün huzuruna çıkarlar. Atatürk kısa bir görüşmeden sonra bu mason ileri gelenlerini huzurundan kovar. Mason liderleri bunu unutamazlar ve Atatürk ve ülkemiz aleyhine faaliyetlere girişmek isterler. 10 Ekim 1935'te Atatürk'ün emriyle tüm mason locaları kapatılmış ve bu localar mal varlıklarının tamamını yönetiminde yine masonların bulunduğu Halkevleri'ne devretmişlerdir. Atatürk'ün ifadesine göre "mason locaları kökü dışarda zararlı birer dernek" oldukları nedeniyle kapatılmışlardır. Atatürk 10 Kasım 1938'de vefat ettiğinde mason doktoru tarafından zehirlendiği haberleri gazetelerde geniş şekilde yer alır. Masonlar faaliyetlerine Halkevleri'nde gizli gizli devam etmişlerdir. 5 Şubat 1948'de İsmet İnönü'nün emri ve Başbakan Celal Bayar'ın desteğiyle mason locaları tekrar faaliyetlerine başlarlar.

MİLLİ ŞEF YILLARI
Atatürk'ün ölümünden sonra bir süre petrol arama ve işletmesi başarılı bir şekilde yapılmaya devam ediliyor. Tabii o yıllarda hem dünyada petrol ve ürünleri çok ucuz, hem de Türkiye petrole bu derece bağımlı değil.

1940 yılında Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü'nde Enver Necdet Egeran Jeoloji Şube Müdürü olur. 1951 yılına kadar bu görevde kalan Egeran, uzun süre en üst masonluk derecesi olan "Büyük Üstad" olarak Türkiye masonluğunu yönetmiştir.

1951 yılında MTA'da Petrol Dairesi'nin kurulmasıyla Petrol Dairesi Şube Müdürü olur. 1953-1956 yılları arasında ise Petrol Dairesi Reis Muavini olarak görev yapar. 1956'da ise özel sektöre geçerek Mobil'in Türkiye müdürü yapılır ve 1968'e kadar bu görevde kalır.

MENDERES'Lİ YILLAR
Adnan Menderes'in Demokrat Parti iktidarında 33. derece mason Ahmet Salih Korur partide önemli bir konuma gelmiş ve devlet yönetiminde birçok isteklerini gerçekleştirme fırsatı bulmuşlardır. Ancak ezanın tekrar Arapça okunmaya başlamasının ardından bir grup mason milletvekili Demokrat Parti'den istifa etmişlerdir. Böylece Menderes ve arkadaşlarının idam sehpasına gidiş süreci de başlamıştır.

Türkiye'de 1953-54 yılları, petrol açısından dönüm yıllarıdır. Bu yıllarda bildiğimiz gibi Adnan Menderes'in başbakanlığında Demokrat Parti iktidardadır. 1955'te tamamı devlete ait "Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı" (TPAO) kurulur. Raman'da petrol bulunması ve Batman'da ilk petrol rafinerisinin kurulması bu yıllarda olur. O yıllarda İran'da Musaddık rejimi iktidardadır. Musaddık İran'da petrolü millileştirir. 1954 yılında 6326 sayı ile Petrol Kanunu kabul edilir. Bu kanun ABD kökenli Elit Max Ball'a yaptırılmış ve TBMM'de kabul edilmiştir. Ancak bu, Türkiye'de petrol çıkarmak için değil, petrol ÇIKARMAMAKiçin yapılmış bir kanundur. Bu kanunun satır aralarına konan maddelerle, Türkiye'nin kuzeydoğusunda petrol araması yasak ediliyor ve milli şirket Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı da dahil her petrol şirketine, bir yılda sadece on (10) delik açma izni veriliyor. Böylece kendimize, kendi ülkemizde petrol aramayı yasaklıyoruz. İşte bu Petrol Kanunu'nun çıkarılmasında en büyük pay Enver Necdet Egeran'a ait. Egeran'ın Mobil'in başında bulunduğu tarihlerde bu şirketin ülkemizde açtığı birçok petrol kuyusunun "yeterli ve verimli petrol olmadığı" gerekçesiyle kapatılarak beton döküldüğü biliniyor.

 

ELİT MAX BALL KİMDİR?
Bildiğimiz gibi Amerikan Federal Rezerv Bankası, ABD'nin Merkez Bankası değildir. Aksine dünyanın 8-10 en büyük bankasının bir araya gelerek kurduğu bir bankadır. Bu banka 20. asrın başlarında ABD'nin parasını basma hakkına sahip olmuştur. Elit ise, işte bu bankalara da sahip olan, ırksal bir birliktelik göstermeyen, fakat belli bir inanca mensup olan insanların teşkil ettiği dinsel gruptur. Bu insanlar Musa dinine mensupturlar. Çoğunluğunu Musevi Hazar Türkleri oluşturur. Bunların yaygın, bilinen tanımları Eskenazi'dir. İşte paranın sahibi, bankaların sahibi, büyük şirketlerin sahibi ve petrol şirketlerinin sahibi bu insanlar dini inançlarına göre dünyanın kendilerine vaad edildiğine inanıyorlar. Şimdi yaptıkları ise, KÜRESELLEŞMEadı altında milletleri köleleştirmek ve "Tek Dünya Devleti" ni kurmak.

27 MAYIS DÖNEMİ
27 Mayıs Devrimi idaresi zamanında görevlendirilen Sayın İhsan Güven'in petrol konusunda çok büyük hizmetleri olmuştur. İhsan Bey bir heyet hazırlayıp Amerika'ya göndermiştir. Heyetin görevi, derine yani 5-6 bin metreye inebilecek sondaj makinaları satın almak. Bütün uğraşılara rağmen ABD Elit'i, bu makinaların satışına izin vermiyor. Bu kez aynı heyet, aynı gaye için Sovyetler'e gönderiliyor. 10 makina için anlaşmaya varılıyor. Makinalardan birisi geliyor. 27 Mayıs idaresinin görevden ayrılmasından sonra ise, diğer 9 makinanın gelmesi durduruluyor. Gerekçe; 'MAKİNALARIN SOLCU OLMASI'. (!)

27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra birçok mason Milli Birlik Komitesi üyesi subaylar tarafından gözaltına alınmışlar, ancak ihtilalden sonra kurulan hükümetteki masonların baskısıyla serbest bırakılmışlardır. Bu dönemde MBK.'nin en etkili generallerinden Orgeneral Fahri Özdilek, Orgeneral Refik Tulga ve hükümette görev alan 14 bakan masondur.

DEMİREL'Lİ YILLAR
En uzun zaman görevde kalmış olan Süleyman Demirel Türkiye'nin zengin petrolünü biliyordu. İstanbul'da düzenlenen International Petrol ve Gaz Fuarı'nda Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel yaptığı konuşmada 'Türkiye'de petrol aramacılığı yeterince yapılmamıştır. Gelişen teknolojiler kullanmalıyız. Türkiye'de petrol vardır' demektedir. Yine Demirel'in 1970'li yıllarda başbakanlığı sırasında yaşanan kuyruk ve yokluk dönemlerinde söylediği "Türkiye'de petrol vardı da biz mi içtik?" sözleri de traji-komik bir gerçeği yansıtmaktadır.

12 EYLÜL DÖNEMİ
Petrol kuzeydoğu Anadolu'da neredeyse yüzeyde akıyor. Bu bölge Hazar ve Kafkas petrollerinin uzantısı. Türk ulusuna bu bölgede yıllarca petrol aramak kanunla yasak edilmiş. Bu utanç verici, haince uygulama, ne yazık ki 1980 yılına kadar sürmüştür. 1980 sonrası, Enerji Bakanı olan Serbülent Bingöl beye telkin edilmek suretiyle, bu yasaklar petrol kanunundan çıkarılmıştır.

ÖZAL'LI YILLAR
Turgut Özal ise başbakanlığı döneminde Prof. Ültanır'in bir sorusu üzerine "Türkiye'de bulunacak petrolün ve gazın bir önemi yoktur. İstediğimiz ülkelerden alırız." demektedir. Yani ülkemizde petrolün çıkarılıp işletilmesinin ekonomik olmadığı, dışarıdan alınacak petrolün daha çok işimize yarayacağını ifade etmektedir.

VE ECEVİT
Ecevit'e gelince, Ecevit'in bir işçi liderine söylediği; "IMF'nin kucağına düşen istihdamı, yatırımı düşünemez." cümlesi herşeyi söylüyor. 1951'den itibaren eşi Rahşan Ecevit, bir yabancı petrol şirketinin hukuk bürosunda çalışıyor ve tercümeler yapıyor. O tarihten sonra da Bülent Ecevit'in bahtı açılıyor, yıldızı parlıyor. Önce 1954 yılında sonra 1957 yılında iki kez burslarla Amerika'ya götürülüyor. Gerisini biliyorsunuz; Çalışma Bakanlığı, CHP Başkanlığı, Başbakanlık.

57. KOALİSYON HÜKÜMETİ
57. hükümetteki ANAP'lı Enerji Bakanı Cumhur Ersümer'in söylediği; "Ülkemizde petrol yoktur. Dışa bağımlıyız. Bu bağımlılık gelecek yıllarda artarak devam edecek..." sözleri de petrol konusundaki gerçekleri (!) anlatmaya yetiyor.

1998 yılındaki Adana depreminden sonra Ceyhan'ın Soysali köyünde bir yurttaşımızın tarlasında petrol çıkmıştı. Daha sonra bu yurttaşımız, bir televizyon programında açıkladı. Kendisi TPAO yetkililerini ısrarla davet etmiş. Gelenler gönülsüz. Petrol olduğu resmen tesbit edilmiş. Uzun uğraşmalarından sonra kendisine verilen cevap; "Buralarda petrol arama imtiyazı Amerikalılara ait. Bir şey yapamayız. "

TPAO VERİLERİ
TPAO'nun kurulduğu günden bugüne kadar açtığı kuyu sayısı, kimilerine göre 2000, kimilerine göre 1600, kimilerine göre ise 1080. TPAO'nun açtığı bu kuyuların sadece bir kısmı arama sondajı. Diğer bir kısmı başka maksatlarla açılmış. TPAO'nun kurulduğu günden bu yana, ürettiği petrol aşağı yukarı 50 milyon ton. ABD'nin bir yılda açtığı kuyu sayısı 80.000. (Evet yanlış okumadınız seksen bin).

Türkiye'nin yıllık petrol üretimi son rakamlara göre, aşağı yukarı 3,5 milyon ton. TPAO'nun elinde bazılarına göre 15, bazılarına göre de 18 sondaj makinası var. Bunların tamamı 3 bin metrenin altına inemiyor. O Rusya'dan gelen halâ iş görüyorsa eğer, bu hesaba göre bir (1) derin sondaj makinası var demektir. Hemen hepsi de eski, yaşlı ve demode, yani kullanılamaz durumda. Romanya'nın ise 8000 delicisi var. Türkiye'de yıllık sondaj sayısı hızla düşüyor. TPAO elinde bulunan ruhsatları, süratle Elit'in şirketlerine devrediyor.

Bir normal sondajın masrafı 2 milyon dolar. Fakat sondaj denizde ya da derinlerde yapıldığı zaman bu rakam tabii yükseliyor. 1992 yılında 182 milyon dolar yurt içi yatırım yapılırken, her yıl bu rakam belirgin olarak düşmüş. 1998 yılında da 57 milyon dolara kadar inmiş. 2002 yılında öngörülen yatırım sadece 28 milyon dolar. 1995-99 yılları arasında sondaj için sadece 7 milyon dolar harcanmış. Yıllık ortalama bir milyon dolardan biraz fazla eder. Bu rakamlar traji-komik bir gerçeğin ifadesidir.

TPAO yurt dışında karaparanın aklanma cenneti diye bilinen Jersey adalarında, TPIC diye bir şirket kurmuştur. Bununla yurt dışında petrol arama faaliyetlerine girişmişlerdir. Avusturalya'dan Mısır'a, Kazakistan'dan Pakistan'a varıncaya kadar bir sürü yerde sözde petrol aramışlar. 2000 yılı öncesine kadar yurt dışında harcadıkları para 870 milyon dolar. Şimdiye kadar geri dönen para ancak 300 milyon dolar. Yani, 570 milyon dolar batmış. Bu rakamlar Ali Türkoğlu'na ait. Yani TPAO'nun eski yönetim kurulu başkanına. TPIC'in yurt dışı yatırımı 1994 yılında 78-79 milyon dolar. 1995'de bu meblağ 110 milyon dolar olmuş. Her yıl bu rakam düzenli olarak artmış, 1998 yılına gelindiğinde de 146 milyon dolar olmuş. Bu yetmezmiş gibi, elde bulunan bir kaç tane doğru dürüst delicilerin de, yurt dışı aramalarına tahsis edildiği biliniyor.

Resmi rakamlara göre, TPAO'da 3900 küsur personel var. TPAO'da çalışan jeolog ve jeofizikçilerin maaşları 300 dolar ya da biraz daha fazla. En çok kazanan, aylık 750 dolar ücret kazanıyor. TPAO'nun kaliteli elemanları, yıllardan beri TPAO'yu terkediyorlar. Yurt dışında 5.000-10.000 dolara iş buluyorlar.

Şimdi BP Doğu Karadeniz'de 8000 metreye inecek, iki kuyu açma projesini başlattı. Bu projede hisseler % 75 BP, % 25 TPAO olarak belirlenmiş. Halbuki 1980'den sonra düzeltilen petrol kanununda, petrol arayan yabancı şirkete denizde % 45, karada % 35 hak verilmişti.

En zengin petrol bölgelerimizden birisi olan Seyhan-Ceyhan-İskenderun Körfezi, yani Çukurova'nın imtiyazı Amty Oil tarafından alınmış.

TPAO'nun eski yönetim kurulu başkanı Ali Türkoğlu: "Türkiye Petrolleri artık şu kararı verdi. Mutlaka majör petrol şirketleri ile birlikte hareket edecek" demektedir. TPAO'nun ülkemizde maliyetin düşük olduğu yerlerde dahi arama yapmamasının sebebi işte bu teslimiyetçi tavırdır.

NELER YAPILMALI- Birincisi ve en önemlisi TPAO'nun tek elden ve tam yetkili olarak yönetilmesidir. Arama, rafineri, depolama ve pazarlamanın hepsi TPAO'nun bünyesinde olmalıdır. Personel özendirilmeli kaliteye ve performansa göre prim verilmeli, petrol bulunduğunda katkı sahipleri bundan pay almalıdırlar.
- TPAO'nun araştırma ve geliştirme ünitesi en son ve mükemmel teknikle donatılmalıdır. TPAO'ya tez elden yeni ve 6000 metreye inebilen sondaj makinaları alınmalıdır.
- En büyük faktör ihtisas sahibi, çok iyi yetişmiş personeldir. Yani insan faktörü. Üniversitelerden başlayarak jeolog, jeofizikçi ve petrol mühendisleri teorik olarak çok iyi yetiştirilmeli, fakat mutlaka arazide pratik olarak istihdam edilmelidirler.
- Hepsinden önemlisi de uzaydan (uydu) arama metodlarının bir an önce kullanılmasını sağlamaktır.
- TPIC denen bataklık hemen kapatılmalıdır.
- Petrolün kesin varlığı bilinen yerlerden başlamak üzere ivedilikle binlerce kuyu açılmalıdır.

Kaynaklar:
Aksiyon dergisi (Sayı: 445)
Dr. Ümit EMRE'nin "Türkiye'de Petrol Oyunları" söyleşisi

2/6/2008

Kutlu Fetih Mübarek olsun!

h1

Kutlu Fetih Mübarek olsun!
Sene 1453 Peygamber Müjdesine mazhar olmak ve Haçlı Bizansın merkezi İstanbul'u da alarak bu topraklara İslam Mührünü vurmak için çıkılan kutlu seferin bu sene 555. yıldönümünü kutluyoruz..
İstanbulun Fethi şüphesiz her açıdan önemlidir...


Ve bir devrin sona erip yeni bir devre kapı aralayıcı özelliği ile de önem arzeder..Bugün haçlı ve emperyalistlere vurulan her tokatta bu Şanlı Fetih hatırlanmaktadır.. velhasıl Haçlı sürüleri bu Büyük Fethi İşgal olarak dünyaya lanse etmeye ve Başta Kutlu Fethin Sembolü AYASOFYAYI yerli işbirlikçileri vasıtası ile tamamen KLİSE ye çevirmeye çalışmaktadırlar ...Bugün İstanbul başta olmak üzere Osmanlıdan miras kalan bu toprakların üzerinde ki siyonist ve Haçlı oyunları devam etmekte olup Osmanlı ve İslam mührünü kazıma faaliyetleri de tüm hızı ile devam
etmektedir...



Bugün emperyalizmin işgaller ve sömürülerle kan deryasına çevirdiği , fetih sonrası tabloya muhtaçtır.Dünya Fatihin açtığı Yeni çağa ve de bugün bizlerin eli ile kurulacak o tarihi birikimlerin ışığında Yeni bir Nizama Muhtaçtır...

Yeniden Fethedilerek aslına rücu ettirilmesi gereken İSTANBUL,Fatih Sultan Mehmet Han hz.lerinin bize bıraktığı mirastır ve bugün batıcı -hristiyan kültürün işgalindedir.. bu işgal Silah ile gerçekleşmiş bir istiladan daha tehlikeli olup İnsanımızı ve de bu toprakları içten kemirici özelliği ile de yeniden FETH'e memuriyetimizi ve de mecburiyetimizi ihtar eder...


Karada Gemilerin, Denizde KüheylanlarınYürüdüğü Fetih


İstanbul'un fethi İznik'ten, Bursa'dan Eskişehir'den ve en son olarak da Edirne'nin fethinden başlamıştı. İstanbul fethedilmeliydi, çünkü Efendimiz'in (sas) kutlu işareti vardı.
Allah Rasûlü (sas) Rabbimiz'in bildirmesiyle Arap Yarımadası'nın, İran ve Kıbrıs gibi bazı yerlerin fethedileceği müjdesini kendleri hayattayken vermişti. O'nun gelecekle ilgili emir ve müjdelerinden biri de, İstanbul'un fethedilmesiyle ilgiliydi.

İstanbul Elbet Fetholunacaktır...!


Asr-ı Saadet'ten başlayarak hemen her devrin büyük kumandan ve bahadırları hem bir müjde hem de bir vazife olarak kabul ettikleri bu kutlu habere muhatap olabilmek için defalarca İstanbul'a kadar gelmiş ve geriye dönmüşlerdi. Milletimizin aziz misafiri Ebu Eyyûb El-Ensâri Hazretleri de aynı gayeyle, ilerlemiş yaşına rağmen İstanbul sırtlarına kadar gelmiş; vefat edeceği sırada ordunun komutanına "Burada ölsem de beni İstanbul'un bağrına defnedin." ricasında bulunmuş ve asırlarca sonra gelecek kahramanların kılıç seslerini, tekbir sadâlarını kabrinden duymak istediğini belirtmişti.
Yıldırım Bayezid, Fetih için Anadolu Hisarı'nı inşa ettirmiş, Moğol fitnesi yüzünden projeleri akim kalmıştı. Fatih'in babası II. Murad da birkaç kere İstanbul'u kuşatmayı denemiş ama fetih için yeterli hazırlığının olmadığını görmüştü. Bir gün Ankara'dan bir misafiri olduğu söylenmiş; karşısında devrin gönül sultanı Hacı Bayram Veli Hazretleri'ni görünce heyecanlanmış ve hemen "Hocam, size mâlum olur; yoksa İstanbul bize nasip olmayacak mı?" deyivermişti. Hak Dostu şöyle bir murâkabeye dalmış ve sonrasında da "Sultanım, Fetih sana ve bize nasip olmayacak. Ama Cenab-ı Allah, İstanbul'un anahtarlarını senin göz nurunla bizim çırağa nasip edecek." demişti.Fetih asırlar süren sabırlı bir plan ve projenin ürünüydü. İstanbul, Anadolu yakasından değil Avrupa yakasından gelinerek fethedilmiştir. Devletin merkezi Avrupa'da yani Edirne'dedir. Bizans'ın Avrupa ile bütün bağlantıları kesilip Anadolu'dan da bir çıkış bırakılmamış ve son saldırıyla tarihin en büyük imparatorluklarından biri olan Doğu Roma tarihe gömülmüştür.Anadolu Hisarı'nın karşısına Boğazkesen Hisarını (Rumeli Hisarı) yaptırmak başlıca bir deha ürünüdür. Surların şekli kûfi yazıyla Arapça "Muhammed" (sas) kelimesi şeklindedir. Devrin harikası olan şahi topları Topkapı denilen bölgeyi dövüyordu. Fakat, 50 gün boyunca devam eden hücumlara rağmen şehir bir türlü düşmüyordu. Genç sultan yerinde duramıyor, atını denize sürüyor, "İstanbul, ya sen beni alırsın ya da ben seni!.." diyordu.

Fetih Ateşleri Geceyi Aydınlatıyor


Artık pazartesiyi salıya bağlayan geceye gelinmişti. Tarihler 29 Mayıs'ı gösteriyordu. Osmanlı İslam ordusu, bu geceyi "Mum donanması" yaparak ateş ve ışık şenliğiyle geçirdi. İstanbul'u tamamen kuşatan deniz ve kara birliklerinde kandiller, fenerler, meş'aleler ve ateşler yakılarak Kostantiniyye bir ışık çemberi içine alınmıştı. Tekbirler ve tehliller İstanbul semalarını inletiyordu. Bizanslılar ise Ayasofya'ya sığınmış azizlerin yardımını bekliyordu. O gece iki tarafa da uyku yoktu.Yarının "Fatih"i olacak Sultan 2. Mehmet bir o yana, bir bu yana koşturuyor; askerlerini coşturmaya çalışıyordu. Fatih, bir aralık hocası Akşemseddin'in yanına gidip onun himmetini istemiş; bir zamanlar babasının kendi hocasına sorduğu gibi "Yoksa bize nasip olmayacak mı?" demişti. Akşemseddin de kendi hocası gibi murakabeye dalmış; ağlamış, ağlamış. Sonra da "Sultanım, Allah bizi mahcup eylemeyecektir. Biz hele O'na teveccüh edip zaferi O'ndan bekleyelim; O bizi eli-boş geri çevirmeyecektir." cevabını vermişti.

Atını Denize Sürdü

İstanbul kuşatması esnasında Papa, Bizans'a yardım maksadıyla gemiler göndermişti. Bu gemilerin gelmekte olduğu II. Mehmed'e bildirildiğinde hemen atına atlayıp: "Hadem ü haşemle deniz kenarına indi."Bizans tarihçisi Dukas'ın ifadesiyle: "Atı ile beraber yüzerek ve denizi yararak kadırgalara doğru, sesi çıktığı kadar bağırıyor, emirler veriyordu."Onun bu konudaki azmi, samimiyeti, hedefine ulaşmak için maddi-mânevî herşeyini ortaya koyması sonunda, bin yıllık Bizans İmparatorluğu ve karanlık bir çağ aydınlık yolun ay yüzlüleri önünde eriyip gidiyordu.
Nasrun Minallahi ve Fethun Karîb!


29 Mayıs 1453 sabahı, şafak sökmeden önce başlayan top atışlarıyla surlar sarsılıyor, mehter takımı İstanbul semalarını inletiyordu. Bugün büyük bir gündü. Şahî adlı büyük top bugün Topkapı denilen yerdeydi. Fatih'in keşfi olan geliştirilmiş havan topları, Beyoğlu sırtları ve Galata surlarından aşırtma atışlarla Haliç'teki düşman gemilerini batırmaya başlamıştı.Toplar gümdürdedikçe yaşlı surlar birer birer gedik vermeye başlıyor, Osmanlı askerlerinin biri düşse diğeri surlara doğru saldırıyordu. Ulubatlı Hasan da bu yiğitlerdendi. Surlardan atılan taş, ok ve kızgın yağlara (Rum ateşi/Grejuva) rağmen ilerliyorlardı. Ulubatlı'nın vücudu delik deşik olsa da surlara çıkmış; elindeki mukaddes bayrağı en yüksek burca taşımıştı.
Kavga, Toprak Kavgası Değildi

Fetih hadisesi, bir toprak istilası ve yağma operasyonu değildir. İslam'ın özünü oluşturan cihad kavramı, insanları Allah'ı bilmeye ve O'nun rızasını aramaya götüren yollardaki engelleri kaldırma gayretidir. O güzel komutan ve güzel askerlerin asıl derdi şehri kuşatan kaleleri değil, insanlarla Allah'a iman arasındaki surları yıkma hedefiydi. Bundan dolayıdır ki, fetih ordusunun gayrimüslim halka tanıdığı güven, rahatlık, kazanç imkanlarını ve Müslümanların üstün ahlakını gören Bizanslılar'ın çoğu Osmanlı idaresini bir nimet ve kurtuluş olarak kabul etmişlerdi. Bu anlayışın bir sonucu olarak, Grandük Notaras, "Konstantinapolis'te kardinal şapkası (latin serpûşu) görmektense, Türk sarığı görmeyi tercih ederim." diyordu.


Ve Fetih,şanlı Fetih gerçekleşerek Tarihe "İSTANBUL İSLAMIN ŞEHRİDİR"mührü vuruluyordu....

 
Hakkımda

  • SIK KULLANILANLARA EKLE
  • GİRİŞ SAYFANIZ YAPIN
  •  
    Bağlantılarım
      RSS
      • <%LinkTitle%>
      -->

    Free Blogger Templates

    eXTReMe Tracker