<$BlogMetaData$>



 

 

destebaşı

Kategorilerim
 
Son Yazılarım
  • <%RecentEntryTitle%>
 
 
 
Google
Hayrettin Karaman`ın Web Sitesi  
Arkadaşlarım
 
 
 

29/8/2008

Mustafa Sabri Efendi 1869

h1

Mustafa Sabri Efendi 1869'da Tokat'ta doğar. On yaşında hıfzını tamamlar. Tokat'ta İslâmi ilimlerden icazet alır. Sonra Kayseri'ye giderek öğrenimini sürdürür. Bunu İstanbul'daki öğrenimi takip eder. Dönemin önde giden âlimlerinden dersler alır.

Hocası Ahmet Asım Efendi'nin kızı Ulviye hanımla evlenir. 1890'da Fatih Medresesinde müderris olarak göreve başlar. 1896'dan itibaren ise II. Abdülhamid'in "Huzur Dersleri"ne en genç üye olarak iştirak eder. Yıldız Sarayı kütüphanesinde çalışır. Süleymaniye Medresesi'nde Hadis müderrisliği yapar.

Beyan'ül Hak mecmuasında başmuharrir sıfatıyla yazılar kaleme alır. Silistre Müftülüğüne tayin edilir. Bu süreçte İkdam gibi bazı gazetelerde muharrirlik yapar. II. Meşrutiyet'in ilânından sonra Tokat Mebusu olarak Meclis'e girer. İttihad ve Terakki'nin icraatlarına şiddetli biçimde muhalefet eder. 1910'da Ahali Fırkası içinde yer alır. Bunu Hürriyet ve İtilaf Fırkası takip eder. 1913'de İttihad ve Terakkicilerin hakkındaki tutuklama emri üzerine Mısır'a kaçar. Oradan Romanya'ya geçer. Romanya'da tutuklanıp bir süre Bilecik'te ikamet ettirilir.

Ocak 1919'da tekrar Tokat mebusu seçilir. Damat Ferit Paşa kabinesinde Şeyhülislâm olarak görev yapar. Mustafa Kemal Paşa'nın çok geniş yetkilerle Anadolu'ya gönderilmesine muhalefet eder. Bu meyanda Padişah Vahüdiddin Efendiyle görüşmeler yapar. Bu görüşmelerin içeriği Mustafa Sabri Efendi tarafından şöyle aktarılmıştır:

"… Sonra meseleyi padişaha açtım. Bahse girdik. Söz uzadı. Yemek vakti geldi. Saray âdeti üzere yemek yedik. Çay geldi, içtik. Yatsı oldu, Namazı kıldık.

Padişah, devamlı şöyle diyordu:

"Efendi hazretleri, vaziyet belli; ben vatanımı kurtarmak istiyorum; ne pahasına olursa olsun, vatanımın kurtulmasını istiyorum. Efendi hazretleri, anlaşılıyor ki siz, saltanatımın tehlikeye düşeceğinden korkuyorsunuz. Onu korumamı istiyorsunuz…"

Bunun üzerine:

"Efendim, benim endişem, sizin saltanatınız için değildir. Bugün saltanatınızın temsil ettiği dinimiz içindir. Bendeniz, din gider diye korkuyorum. Saltanat giderse, yerine bir saltanat daha bulunur. Fakat din giderse, yerine bir din daha gelemez. Benim korktuğum budur.

Eğer mutlaka, bir zat, bir asker gönderilecekse, başka birini araştıralım. Bana da bir söz hakkı tanıyın. Sis bu dinin halifesi, ben de şeyhülislâmıyım. Din cihetinden, sizin kadar ben de mesulüm…" filan dedim.

Baktım, Padişah'ın Mustafa Kemal'e tam itimadı var. Bana:

"Yanlış anlıyorsunuz, suizan ediyorsunuz, benim onunla teşrik-i mesaim oldu. Fikrine, zihnine, zekâsına güveniyorum. Efendim, orduda bizi anlayan, memleketin dertlerini bilen insan… Âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ…"**

Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Sultan Vahüdiddin'in kanaatinin değişmediğini görünce bazı şeyler daha söyleyerek huzurdan ayrılır.

Mustafa Sabri Bey, Milli Mücadele hareketine karşı çıkar. Cumhuriyetin ilânından sonra oğlu İbrahim'le birlikte 150'lilikler listesine alınır. 1924 Haziran'ında vatandaşlıktan çıkarılır. Daha sonra 150'lilikler affolunsa da Mustafa Sabri Bey ülkesine dönmez. Abdülmecid Efendi'nin hilafetine çok şiddetle eleştirir. Hilafetin saltanat olmadan işlevi olmayacağını belirtir.

Mustafa Sabri Bey gittiği Mısır'da döneminde yetkin bir ilim adamı ve sabık bir Şeyhülislâm olmasına karşın oldukça kötü karşılanır. Mustafa Kemal Paşa ve hükümetine karşı çıktığı için Mısır matbuatınca aleyhinde kampanya başlatılır. Bu iş sokak sataşmalarına ve alay edilmesine kadar varır. Mısır'da durdurulmaz; Lübnan'a gider. Akabinde Roma'ya geçer. 1927'de Gümülcine'ye geçerek oğlu İbrahim Sabri'yle birlikte "Yarın" mecmuasını çıkarır. Türkiye'de ve İslâm dünyasındaki batılılaşma hareketlerini sert bir biçimde tenkid eder. İslâm dünyasının önde gelen yöneticilerinden, eski dostlarından yardım ister, Bu talebi hiç kimse tarafından hüsnü kabul görmez. 

Bir elçinin yardımıyla tekrar Mısır'a döner. Eserler yazar, makaleler kaleme alır. Bu kez büyük bir itibar ve teveccüh görür. Mısırlı Müslüman aydınların modernleşme çabalarını eleştirir; Ferid Vecdi, M. Heykel gibi Mısırlı aydınları tenkid eder. 12 Mart 1954'de Kahire'de vefat eder.

Bir Osmanlı Şeyhülislâm'ı olarak Mısır'da geçirdiği ilk yılları yoksulluğun ayyuka çıktığı yıllar olmuş. Şöyle ki:

"Hoca Efendi ve oğlu İbrahim Bey, aileleriyle birlikte Mısır'a giderler. Mısrul Cedîde mahallesinde bir ev bulup yerleşirler. Fakat maddi sıkıntı had safhada. Mustafa Sabri Efendi, ilk birkaç ayı nasıl geçirdiklerini, ne yiyip içtiklerini anlatırmış. Bunlardan hiç şikâyet etmez, anlatırken de gülermiş.

En ucuz şey kuru fasulye imiş. Sabri Efendi bir çuval kuru fasulye almış. Başka bir şey alacak paraları yok. Kap olarak yalnızca bir çaydanlıkları varmış. Fasulyeyi bu çaydanlıkta kaynatıp pişirip yerlermiş. Sonra yıkayıp çay yaparlarmış. Birkaç ay böyle geçinmişler. Nihayet oğlu İbrahim Sabri Bey (Prof), bir Ermeni ayakkabıcının yanına gidip çırak olarak çalışıncaya kadar sürmüş.

Sonra vakıflardan geçimini sağlayacak bir maaş bağlanıp kıt kanaat geçinmiş. Mustafa Sabri Efendi'nin en hayıflandığı ise kendisinin çaydanlıkta kuru fasulye pişirip yemesinden çok, hanedan mensuplarına yanarmış. Şöyle dermiş:

"… Tarihte bu kadar zulme uğramış bir hanedan var mıdır? Rus hanedanı da sürüldü ama hem paraları vardı hem de Avrupa'da asil tabaka tarafından korunup kollandılar, yine asilzade olarak yaşadılar.

"Bizimkiler maddî manevî ezildiler, perişan oldular. En süfli işlere tenezzül etmek zorunda kaldılar. Yahu, kapıcılık yapanlar oldu. Canına kıyanlar oldu. Nedir bu rezalet? Hadi yurt dışına sürdünüz. E, bu insanlar altı yüz yıllık bir devletin varisleri… Üzerinde yaşadığımız topraklar, keyif çattığınız saraylar onlara ait… Gittikleri yerde, yine milletlerini temsil ediyorlar. Bari orta karar, kimseye muhtaç olmadan yaşayacak kadar bir gelir bağlansaydı.

"Hiç olmazsa, onları bu halde görenlerin: Yahu şu Türk milleti ne hayırsız, ne kadir kıymet bilmez, ne vefasız bir milletmiş, demelerinden utanıp milletin adını lekelemek için bu kadarı yapılsaydı… Yahu, nedir bu Müslüman Türk'ün başına gelenler?**"

* Yusuf Şevki Yavuz, "Mustafa Sabri mad.", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 31, İstanbul 2000, s. 350- 353.

** M. Ertuğrul Düzdağ, Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar- 2, İstanbul 2007, s. 58- 59, 94, 97. 

30/6/2008

Hifa Hatun

h1

Medine'nin kadınları hem güleryüzlü, hem de güzeldirler. Ancak Hifa Hatun
başka güzeldir ve bambaşka gülümser. Öylesine sıcakkanlı ve öylesine
samimidir ki kadınlar onu canları gibi severler. Oğlu, abisi, erkek kardeşi
olanlar akraba olmaya kalkar, hatta bazıları beylerine ister. Onu ciddi
ciddi sıkıştırır, araya hatırlıları koyup, izdivaç teklif ederler.

Hifa Hatun'un methi hızla yayılır ve çoook uzaklara gider. Bırakın
hekimleri, tüccarları, vezirler, sultanlar sıraya girer. Ancak o Necaşi gibi
bir İmparatoru bile reddeder sadece ve sadece ALLAH'ın rızasını diler.

Ama taliplerin ardı arkası kesilmez. Kimi ayaklarına halılar serer... Kimi
cevahirler döker.... Yüz kızıl tüylü deveyi getirip kapısına bağlayanları mı
sorarsınız, yoksa saray anahtarlarını önüne atanları mı?

Hifa Hatun bütün bunlara dönüp bakmaz bile, Efendimizin huzuruna çıkıp "Ey
ALLAH'ın Resûlü" der, "bana cennete götürecek bir şeyler öğretsene." Doğrusu
o, Peygamber Efendimiz'in (sallALLAHu aleyhi ve sellem) 'gündüzleri oruç
tut' ya da 'geceleri namaz kıl' gibi bir tavsiyede bulunacağını sanır ama
Server-i Kâinat "Önce evlenmen lâzım" buyururlar "zira bununla dininin
yarısını emniyete alırsın!" Hifa, büyük bir teslimiyetle boynunu büker ve
"siz kimi münasip görürseniz ben ona razıyım" der.

Mâlum, o sıradan bir hanım değildir ve onu nikahına alacak erkeğin de "özel"
olması gerekir. Lâkin Resûlullah (sallALLAHü aleyhi ve sellem) ne kimseye
ümid verir, ne de kimsenin ümidini kırar. Her zamanki gibi basit ve pratik
bir çare bulur "yarın sabah mescide ilk gelenle evlen" buyururlar. Bu
teklifi herkesin hoşuna gider, talipler erken kalkmak için tedbirler
düşünür, kendilerince hazırlık yaparlar.

Bu haberi elbette Hazret-i Suheyb de duyar ama dikkate almaz. Zira o fakir
ve kimsesiz biridir. Evi yurdu yoktur ve karnını zor doyurur. Kah ağaç
altlarına uzanır, kâh mescid gölgelerine kıvrılır. Uzun boyuna rağmen o
kadar zayıftır ki, rüzgar sert esse ayaklarını yerden kaldırır.

Ama bakın şu işe ki o gece ALLAHü teâlâ bütün sahabelere derin bir uyku
verir, Hifa Hatun'un talipleri gözlerine çöken ağırlığa yenilirler.
Resulullah Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve sellem) her zamanki gibi imsak
sökerken mescide gelir ve büyük bir merakla talihli sahabeyi bekler.

Nitekim mescidin eşiğinde bir gölge uzar ve Süheyb içeri girer.
Resulullah Efendimiz namazdan sonra Hifa Hatunu çağırtıp neticeyi bildirir.
Hazret-i Hifa büyük bir teslimiyetle kabul eder.

Efendimiz güzel bir hutbe okur ve nikah akidlerini yaparlar. Sonra şanslı
sahabeye döner "Ey Süheyb" buyururlar, "şimdi hanımına bir hediye al ve tut
elinden evine götür."Suheyb RadıyALLAHu anh ellerini çaresizlikle iki yana
açar. "İyi ama" diye mırıldanır, "benim ne bir dirhem gümüşüm, ne de
sığınacak evim var."

Hifa Hatun kocasının boynunu büktürmez, ona içinde on bin dirhem gümüş olan
süslü bir heybe gönderir ve "filanca yerdeki köşkümü sana hediye ettim" der.
Alemlerin Efendisi çok hislenir onlara hayır dualar ederler.

Süheyb, o gün Medine sokaklarında dolanır durur, akşama doğru utana sıkıla
konağa sokulur. Kendisi için hazırlanan muhteşem sofradan ya bir, ya iki
hurma alır ve "Ya Hifa" der, "biliyorum sen benim için bulunmaz bir
nimetsin, ben ise senin için sadece mihnetim. Ben şükretsem gerek, sen
sabretsen gerek. İster misin şu geceyi taat ve ibadetle geçirelim zira
Efendimiz (SallALLAHü aleyhi ve sellem) "Cennette yüksek bir çardak vardır.
Orada yalnız şükredenlerle sabredenler otururlar." buyurdular.

Ve öyle de yaparlar. Seccadelerini gözyaşları ile ıslatır, kalplerini zikr
ile aydınlatırlar. Cebrail Aleyhisselam olup biteni Resulullah Efendimize
anlatır ve onları ALLAHü teâlânın cenneti ve cemaliyle müjdeler.

Ertesi sabah, namazdan sonra Efendimiz Suheyb'i yanlarına oturtur "Ey
Süheyb" buyururlar "geceki halini sen mi anlatırsın ben mi anlatayım?"
Süheyb gözlerini kucağına indirir, zor duyulan bir sesle "ALLAHın Resulü en
iyisini bilir" cevabını verir.

Efendimiz onlara "ne mutlu size" gibilerinden bakar, "İkiniz de
cennetliksiniz" buyururlar, "... ve ALLAHü teâlâyı göreceksiniz!" Süheyb
derhal secdeye kapanır ve "Ya Rabbi!" diye yalvarır, "o ki beni mağfiret
ettin, günahlara bulaşmadan canımı al!"

ALLAHü teâlâ bu yanık duayı kabul eder, Suheyb, secdede kalakalır. Mescidde
bulunanlar ağlamaklı olurlar. Resulullah Efendimiz (sallALLAHu aleyhi ve
sellem) "Size daha şaşılacak bir şey söyliyeyim mi? Şu anda Hifa Hatun da
ruhunu Hakka teslim etti" buyururlar.

Namazlarını, yüzü suyu hürmetine yaratıldığımız o yüce Server kıldırır.
İkisini yanyana toprağa bırakırlar. Baş uçlarına küçük bir tahta çakar.
Birine "Şükredenlerden Suheyb" yazarlar, öbürüne "Sabredenlerden Hifa!"...

 
Hakkımda

  • SIK KULLANILANLARA EKLE
  • GİRİŞ SAYFANIZ YAPIN
  •  
    Bağlantılarım
      RSS
      • <%LinkTitle%>
      -->

    Free Blogger Templates

    eXTReMe Tracker