<$BlogMetaData$>



 

 

destebaşı

Kategorilerim
 
Son Yazılarım
  • <%RecentEntryTitle%>
 
 
 
Google
Hayrettin Karaman`ın Web Sitesi  
Arkadaşlarım
 
 
 

5/11/2007

Kur'an ve Sünnet Penceresinden şiir

h1

 

Konuştuğumuz dili doğru, düzgün ve güzel kullanmak, yani muhtevâ olarak meşrû, üslûp olarak güzel  ve dengeli konuşmak, hem âhiret, hem de dünyamız açısından hayli önemlidir. Kur'an, insanlara "en güzel söz" olarak takdim edilir (39/Zümer, 23). Onun için, Peygamberimiz'in en büyük mûcizesi olan Kur'ân-ı Kerim'in en önemli özelliklerinden ve îcaz yönlerinden biri, belâğat ve fesâhatta, yani tüm söz sanatlarında ve güzel ifadelerde en üstün bir eser olmasıdır. Bu yönüyle de Kur'an, mu'cizdir; yani insanları bir benzerini meydana getirmekten âciz bırakır. Bütün insanlar birleşse bile böylesine edebî ve güzel ifadeli Kitabın benzerini meydana getiremezler. Kur'an'ımız bu hakikati, çeşitli yerlerde, tüm insanlığa meydan okuyarak ifade eder. (Bkz. 2/Bakara, 23-24; 8/Enfâl, 31; 10/Yûnus, 38, 40; 11/Hûd, 13...)

En güzel söz ve edebî kitap olan Kitabımız, insanların da dillerini güzel kullanmalarını emreder. "Kullarıma söyle: Sözün en güzelini konuşsunlar." (17/İsrâ, 53). Benî İsrâilden alınan mîsaktan (ahid, söz) biri de insanlara güzel söylemektir (2/Bakara, 83). Dolayısıyla tüm müslümanlara da güzel konuşmaları emredilmektedir. Uyulması emredilen söz de, sözlerin en güzelidir (39/Zümer, 18). En fasih konuşan ve muhâtaplarının her türlü söz ve davranışla yaptıkları eziyetlere sabreden, onlara karşı en güzel ifadelerle dâvet ve tebliğ vazifesini yapan Rasûl-i Ekrem'e bile güzel ve tesirli konuşma emredilmektedir: "Onlara va'z et/öğüt ver, onların içlerine işleyecek, ruhlarına nüfuz edecek güzellikte tesirli söz söyle." (4/Nisâ, 63).

Medeniyet, güzelliklerden meydana gelen bir terkiptir. Güzel konuşma ve güzel yazma, yani edebiyat başlı başına bir sanattır, güzel sanatlardan biridir. Hz. Peygamber lisanıyla güzellikler ve meşrû sanatlar şöyle taltif ve tavsiye edilir: "Allah güzeldir, güzellikleri sever." (Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10). Hz. Peygamberimiz, sözü güzel kullanmakta usta olan, önemli şâirlerden Hassan bin Sâbit'i güzel sözlerinden, şiirlerinden dolayı övüp teşvik etmiştir. Kimi vardır, güzel konuşur, fakat güzel yazamaz; kimi de güzel yazar, kalemi kuvvetlidir, fakat güzel konuşamaz. Bu bir kabiliyet işidir. Önemli olan, doğuştan potansiyel olarak Allah'ın bir lütfu ve nimeti olarak verilen bu beyan yeteneğimizi (55/Rahman, 4) kontrole ve disipline alıp geliştirmektir. Herkesin güzel bir yazar veya meşhur bir hatip olması beklenemez, bu zaten mümkün de değildir. Fakat, sözü dinlenen, güzel ve düzgün konuşan, anlattığı ve tebliğ ettiği anlaşılan, gerektiğinde merâmını yazıyla da doğru ve güzel bir şekilde ifade edebilen bir seviyeye, çalışıp gayret etmek şartıyla hemen her insan gelebilir.

 

Güzel konuşmak veya yazmak, dili güzel kullanmak, hiçbir zaman gaye olmamalıdır. Dil bir araçtır. Bu vâsıtayı çok iyi kullanabilmek için esas gayeden uzaklaşarak hayatı bu uğurda harcamamak da gereklidir. Gâye, dil değil, dindir. Bu konuyla ilgili Kur'an'da vurgulanan, güzel olan gayeye, güzel vâsıtalarla gidilme esasıdır. Kur'an, gayemizi belirtirken, vâsıtaları da belirtmiş; her türlü aracı değil; nassların belirlediği, ya da bizi özgür bırakarak mubah kıldığı araçlarla gayeye doğru yol almamızı istemiştir. Dolayısıyla dil aracı, kötü bir gayeye hizmet de edebilir. Cennetin, gölgesi altında olduğu kılıcın, aslında cihad vâsıtası olarak, kişiye büyük bir makam bahşetmesi yanında; bu aracın kötüye kullanılarak haksız yere kan dökmeye âlet edilebilmesi gibi, dil de kötüye âlet edilebilir. Hatta şekil ve üslûp yönüyle "güzel" yargısı verilen konuşma ve yazma (edebiyat, daha doğrusu "edebiyat yapma") da şerre âlet olabilir. Sözün ve kalemin kuvvetli etkisi sebebiyle, bazı samimiyetsiz insanlar, açıkgöz çıkarcılar, insanları söz oltasıyla kolayca avlayabilmektedir. Kur'an kültürüne sahip olmayan kalabalıklar, sözün sahte güzelliğine kanarak kolaylıkla sömürülebilmekte, nice politikacılar lâf cambazlığı yaparak tâğûtî anlayışları halka kolaylıkla empoze edebilmektedir.

 

Burada, şöyle bir soru akla gelebilir: Söz, şerre âlet olabilir; ama güzel söz şerre âlet olabilir mi? Ya da, değişik ifadeyle, şerre âlet olan şey, güzel olabilir mi? "Güzel"i, güzel şekilde ve bir bütünlük içinde değerlendirirsek, elbette olmaz; âlet olursa güzellikten çıkarılmış olur. "Güzel"i, "Güzel Yaratıcı'nın, kelâmların en güzeli olan Kitabına uygun olan şey" diye tanımlayınca, şer olan veya şerre hizmet edip ona âlet olan bir şey, "güzel" olamaz. Halkın edebiyat yapmak, edebiyat parçalamak diye eleştiriyle yaklaştığı ve olumsuz tavır aldığı, şekil ve kılıf makyajından ibaret yaldızlı sözler bu türdendir. Kur'an, Şuarâ sûresinde bu çeşit nefse hoş gelen, aslında hiç de güzel ve gerçekçi olmayan, dışı süslü olduğu için, câhillerin güzel zannettiği sözlerden bahseder. Gerçek anlamda mü'min olmayan şâirler, hatipler ve bunların sanal, yapay, sahte ve aldatıcı güzelliğe (daha doğrusu, maske ve makyaja) sahip olan yaldızlı sözleri tenkit edilerek, müslümanların bu tür kişi ve sözlere karşı dikkatli olmaları tavsiye edilir (Bkz. 26/Şuarâ, 224-227).

 

Yaldızlı sözlerle, süslü kelimelerle yalanı gerçek gibi, bâtılı hak giysisiyle göstermeye çalışan lâf cambazları, politikacı, şâir ve edebiyatçılar, her dönemde ve her yerde görülebilmektedir. Sözlerini daha çok secîli kelimelerle veya kafiyeli şiirlerle, ya da kulağa ve nefse hoş gelebilecek özelliklerle süslemeye âzamî gayret gösteren bu insanların sözleri yapmacıktır, samimiyetsizdir. Daha çok, duygulara hitap eden heyecan amaçlı sözlerdir.  Sözü sihir olarak kullanıp gerçeği dil mahâretiyle farklı gösteren, bâtıl bir inancı veya haramları hoş gösteren, değersizi değerliye tercih ettirmeyi amaçlayan bu sözleri bir müslümanın iyi tanıması ve bunlara iltifat etmemesi gerekir. Müslümanın, güzel rolüne bürünüp büyülü maske takan cadıyı teşhis edebilmesi için, öncelikle gerçek güzeli iyi bilmesi, onunla irtibatı gerekecektir. Çünkü, bir şeyin sahtesini fark edebilmek için aslını tanımak şarttır. Ancak gerçek güzeli tanımayan kimseler, sahte güzele âşık olabilir.

 

Bazen, dinî nasihatler yapan, vaaz, hutbe ve sohbetlerle insanlara hakkı tavsiye ettiği imajı vermeye çalışan kimselerin, özellikle mevlit okuyan veya radyo ve televizyon programlarında duâ yapan bazı görevlilerin samimiyetsizliği sırıtmakta, bu yapay süsleri bolca kullanarak, makyajı suratından akan kimselerin görüntüsünü oluşturabilmektedir. Allah rasûlü, bu konuda şöyle buyurur: "İneğin geviş getirmesi gibi, dilini sağa sola çevirerek belâğat göstermeye çıkan kimselere Allah buğz eder." (Ebû Dâvud, Edeb). Bütün bu hususlara dikkat edip sözdeki yapma güzellikten önce, esas güzellik olan muhtevâdaki gerçek güzelliği, hakkın ifadesini, doğruluğu aramalıyız.

 

 

Kur'an başta olmak üzere güzel kitapları okuyarak, dâvet çalışmalarıyla tecrübemizi artırarak dilimizi, kalemimizi terbiye edebiliriz. Sözde önemli olan doğruluk ve samimiyettir, güzel bir gayeye hizmet etmesidir. Yoksa, içi boş, kof sözler, nefse hoş gelse de bunları edebî ve güzel kabul edemeyiz. Sözün edebî olması için edepli olması gerekir, çünkü edebiyat kelimesi edep kelimesinden türemiştir. Dinsiz edep, edepsiz de edebiyat olmaz. Dili ve kalemi İslâmî ve insanî güzelliklerle terbiye etmeyi öğrenmeden,  edepli olmak mümkün değildir. Söz ve kalemin önemi ve güzelleşip edebiyat seviyesine çıkması buradan kaynaklanmaktadır. Yontulmamış odun gibi kaba ve sert olan, güzellik ve yumuşaklıktan nasibini alamamış söz, doğru da olsa, iyi niyetle söylenmiş de olsa, çok kere kaş yapayım derken göz çıkartabilir, fayda yerine zarar verebilir. (Bkz. 3/Âl-i İmran, 159).           

 

Güzel Sözün Özellikleri: Konuşma ve yazma kabiliyetini bize Allah vermiştir (55/Rahmân, 4; 96/Alak, 4). Lisanların çeşit çeşit olması da yine, Allah'ın kudretini gösteren özelliklerdendir (30/Rûm, 22). Her peygamber kendi kavminin, içinden çıktığı toplumun konuştuğu dille tebliğ ve dâvetini yapmıştır (14/İbrâhim, 4). Dinin amaç, dilin araç olmasından dolayı her müslümanın kendi ana dilini çok iyi bilmesi ve onu çok güzel bir şekilde kullanması, dinini tanıyabilmesi ve kendi toplumuna tanıtabilmesi açısından da çok önemlidir. İnsanlar, dilleriyle (kullandıkları kelimelerle) düşünürler, onunla yaşarlar, onunla inançlarını öğrenir ve ifade ederler, birbirleriyle dil sâyesinde anlaşırlar. Beraber yaşadığımız insanlarla iyi iletişim kurmak ve sosyal hayatta başarılı olmak için de konuştuğumuz dili iyi bilmek ve düzgün kullanmak şarttır.

 

 

Güzel sözün muhtevâ/içerik yönüyle özelliklerini, sözlerin en güzeli olan Kitabımızdan (39/Zümer, 23) yola çıkarak şöyle tespit edebiliriz: "Ben müslümanlardanım" diyen ve bu sözünü sâlih amellerle isbat eden kimsenin Allah'a dâvet eden sözü (41/Fussılet, 33), yani Allah'a teslimiyet gösteren, İslâm prensiplerini tâvizsiz yaşamaya çalışan, İslâm kimliğinden başka kimlik ve âidiyetleri öne çıkarmayan ve şahsiyet sahibi olan, dünyevî çıkar gözetmeyen kimselerin Hakka çağrı niteliğindeki sözleridir güzel söz. Kötülüğü en güzel bir tavırla önlemek ve böylece düşmanı yakın bir dosta dönüştürme çabası (41/Fussılet, 34), sabırlı ve hayırlı olmak (41/Fussılet, 35), hikmet sahibi olup hikmetli sözlerle Rabbin yoluna çağırmak, mev'ıza-i hasene (güzel öğüt) ile hitap etmek, en güzel şekilde münâkaşa ve mücâdele etmek (16/Nahl, 125) güzel söz olarak değerlendirilir. Yine, hayırlı ve faydalı şeyler konuşmak, aksi gerekmediği müddetçe sevindirici, müjdeleyici sözler, muhâtabın seviyesine ve psikolojik durumuna uygun sözlerdir güzel söz.

 

Sıcak savaşta silâhların önemi neyse, soğuk savaşta kitapların, medyanın, kültür ve sanatın yeri odur. Hak-bâtıl savaşı da kıyâmete kadar sürecek. Cephe her dönemde ve her yerde isteyene açık. Arada kalmak mümkün değil; ya o cephe seçilecek, ya bu cephe. İslâm savaşçısı olmayan herkes, sadece savaş kaçkını bir korkak olmakla kalmayacak, bâtıl savaşçısı konumuna girmiş olacaktır: "İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut yolunda savaşır. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok ki, şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır." (4/Nisâ, 76). Bu ikisinin dışında üçüncü bir savaşçı yok. Aradakiler, üçüncü bir yol arayanlar mı? İşte: "Bunlar (İslâm savaşçılarıyla kâfir savaşçıların) arasında bocalayıp durmaktalar (o münâfıklar). Ne onlara, ne bunlara (dâhil değildirler). Allah'ın şaşırttığı kimseye asla bir çıkar yol bulamazsın." (4/Nisâ, 143)

 

 

İslâm, insanı rûhundan yakalar; onu iknâ eder, inandırır. İşte bu, sanatla cihadın kaynaşmasıdır. Müslümanın cihadı da en güzel şekilde olmak zorundadır: "Onlarla en güzel şekilde mücâdele et." (16/Nahl, 125). O yüzden cihad sanattır, sanatın cihad olduğu gibi.

 

 

Buhârî ve Müslim'in rivâyetine göre İslâm düşmanlarını şiirle hicveden Hassan bin Sâbit, Hz. Peygamber'in "onları hicvet, Cebrâil de seninle beraber olsun!" şeklindeki duâ ve iltifâtına nâil oldu. Bilindiği gibi hiciv, birini şiirle kötülemek ve küçük düşürüp alay etmek, ona saldırmak demektir. Dolayısıyla sanatın hiciv gibi cihad için kullanılmasını Peygamberimiz emretmiştir.

 

Hayat cihaddan ibârettir de, müslüman için sanat, edebiyat, şiir cihaddan ibâret değil midir? Kurşun, düşmanı yok etmeyi amaçlarken, sanat ve edebiyat insanı ele geçirip kendi cephesine katmayı hedefler. Artık insanlar fırçalarla, kalemlerle, filmlerle, kasetlerle savaşıyorlar. Modern savaş âletlerinin mermileri, bombaları, bedenleri değil; rûhu, kalbi hedef alıyor. Kalpler, kafalar, evler, sokaklar, memleketler ve dünya sanatla ve özellikle edebiyatla işgal ediliyor.

 

 

Sanat, özellikle şiir ve edebiyat, dâvânın en sihirli tebliğ ve telkin vâsıtasıdır. İnsanlara güzeli sunmak için güzel bir görünüm içinde güzel unsurları kullanmak gerekir, ki bu usûllere sanat diyoruz. Sanat rûhundan yoksun kaba ve çirkin bir tebliğ (ki buna tebliğ denmez, propaganda denir) çağırmak değil, kaçırmaktır. Bu ince telkin edâsından yoksun, yani sanatsız tebliğcilik, ham softalık ve kaba yobazlık olur.

 

Doğruluk ve güzellik tebliğle, telkinle yayılır. Gerçek sanatın tüm dalları tebliğ vâsıtalarıdır. "Gerçek sanat" diyoruz, çünkü meşrû olmayan sanat dallarını ve sanatın gayr-ı meşrû kullanılışını tebliğ kabul etmiyoruz. Meşrû dâvâ, meşrû vâsıtalarla gelir. Neticeye tesir eden her şey meşrû olamaz. Müslümanlarca bu sanat dalları içinde tebliğe en müsâit olanlar, en önemli sanat kabul edilir. Hitâbet, edebiyat: Kur'an'ın ve peygamberlerin sanat yönünün dışa yansıyan yönüdür. Allah, hakiki ve en büyük sanatkâr. Kur'an, insan ve evren adlı O'nun kitapları ise en muhteşem sanat hârikalarıdır. Hakkı, hak ettiği güzellikte insanlara ulaştırmak demek olan tebliğ; Peygamberlerin sıfatı. İnsanlar arasında en güzel tebliği yapan peygamberler de, insanlar içinde en büyük edebiyatçılardır.

 

 

Tebliğ, müslümanca sanat demektir; ille Kur'an âyetlerinin veya hadislerin anlamlarını vermek, vaaz ve nasihat demek değildir tebliğ. Hayatla ilgili herhangi bir konu İslâmî ölçülere uygun şekilde müslümanca ele alınır; sözle, sesle, çizgiyle veya başka bir yolla meşrû ve güzel bir tarzda sunulursa; bu, sanat olduğu kadar tebliğ de olur. İkisini birbirinden ayıramazsınız. Sanat bir inancın tebliğidir, ama kuru ve soğuk bir sunma, hiçbir zaman, yapılana sanat vasfı verdirmez. Sanatkâr yönü herkesçe kabul edilen Mehmed Âkif'in, şekilden ziyâde sunulan mesajın daha önemli olduğunu belirten bir sözü vardır: "Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek." Sözümüz odun gibi olacaksa, Yunus Emre'nin dergâha taşıdığı odunlar gibi doğru ve düzgün olsun, yontulmamış olmasın ki, kalem misâli sanat vesîlesi olsun. Yontulmamış odun yanmaya yararken, kalem gibi yontulan odun insanı yanmaktan kurtarabilir.

 

 

"Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et." (16/Nahl, 125). Hikmet ve güzel öğüt sanattır. Sanat da Rabbin yoluna dâvet için kullanılmalıdır. Kuru kuru tebliğ değildir istenilen. Rûha nüfuz edici, gönle hitap edici, kalbi fethedici özelliklere sahip olacak; yani sanatlı olacaktır tebliğ. Tebliğin sanatlı olması gibi, büyük sanat eserleri de güzel bir tebliğdir; Gayri müslim sanatçıların meşhur eserleri de propaganda. Mozart, Bethoven, Pascal gibi batılı sanatçılar, sadece hıristiyanlığın etkisinde kalmamışlar, aynı zamanda sanatlarıyla hıristiyanlık propagandası yapmışlardır. Günümüzde hemen her eve, en azından TV. Görüntüsüyle giren ve arsız misâfir gibi peşimizi bir türlü bırakmayan medyanın yaptığı, batılıların hıristiyanlık, kapitalizm, materyalizm, hümanizm, sosyalizm, demokrasi, laiklik gibi dinlerinin sanat kılıfı içinde propagandasından ibârettir denilse, hiç abartılmış olmaz. Televizyondaki en mâsum çocuk programlarından eğlence programlarına, çizgi filmlerden dizilere kadar bir dünya görüşünün propagandası, karşı dünya görüşünün de bombardımana tutuluşudur. Kitle imhâ silâhlarını uzaklarda aramaya gerek yok. Gazeteler zaten birer ideoloji çığırtkanı. Dergilerse ya dâvâ adamlarının ya da dâvâsızlık dâvâsının organları.

 

 

Kâfirler her türlü sanat araçlarıyla çekinmeden açıkça kendi inançlarının en kesin şekilde propagandasını yaparken, bir insan hem "müslümanım" diyecek, hem de sanatına inancını aksettirmeyecek. Olmaz böyle şey; Ne böyle sanat, ne de böyle müslümanlık!

 

 

Müslümana ve müslümandan önce İslâm'a faydası dokunmayan sanat, bir oyuncaktan, fantezi ve lüksten başka bir şey değildir. Dâvâ açısından faydasız sanat, çok yönden zararlı bir uğraştır. İslâm, hayra vesîle olmayan, faydası dokunmayan herhangi bir şeyi kesinlikle meşrû görmez. Efendimiz: "Allah'ım! Öğrettiklerinle beni yararlandır. Bana faydası olanları öğret" diye duâ ederken, ilim bile olsa faydası olmayandan sakınır: "Allah'ım! Faydasız ilimden Sana sığınırım." (Tirmizî, Deavât 68, hadis no: 3711)

 

Rabbimiz Kur'ân-ı Kerim'de, kurtuluşa erecek olan gerçek mü'minleri "Onlar lağvdan (faydasız söz, iş ve davranıştan) sakınanlardır." (23/Mü'minûn, 3) şeklinde vasfederek över. Peygamberimiz (s.a.v.) de bu konuda şöyle buyurur: "Faydasız söz ve işleri bırakması, mü'minin müslümanlığının güzelleşmiş olmasındandır."

 

 

Faydası olmayan herhangi bir şey, zararlı kabul edilmese bile, kaçınılması gereken bir lağvdır. Vakit ve nakit isrâfıdır, mâlâyânidir, abesle iştigaldir. Dolayısıyla her faydasız şey zararlıdır. Allah'ın yarattığı, başta insan olmak üzere tüm yaratıklar, sadece şekil olarak güzel ve sanatlı olarak yaratılmamış, bir gâye için var edilmiştir. "Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?" (23/Mü'minûn, 115). Müslüman sanatçı, yaptığı işin meşrû ve hayırlı bir iş olduğu, kendisine ve başkalarına faydası dokunduğu oranda ibâdet olduğu bilinciyle sanata yaklaşmak zorundadır. Tabii bu fayda, bazen sadece âhirette beklenen müeccel bir hayır olabilir. Bilinmeli ki "Âhiret bâki (devamlı) ve daha hayırlıdır." (87/A'lâ, 17). Cennetteki nimetler, dünyevî süs ve faydalardan çok daha hayırlı ve büyüktür (Bkz. 3/Âl-i İmrân, 15).

 

 

Bir iş veya sanat eseri faydalı olduğu halde, inancımıza ters düşüyorsa terk edilmelidir. Çünkü müslüman, olaylara pragmatizm açısından bakamaz. Zararlı bir şey, çok kapsamlı değerlendirilemediği için faydalı zannedilebilir. Bir şey de bazı küçük faydaları olduğu halde, meşrû olmayabilir (Bkz. 2/Bakara, 219). Fayda ile zarar aynı şeyde, meselâ bir sanat eseri veya anlayışında ortaklaşa bulunursa, "zarardan korunmak, faydanın gelmesinden daha önemli" olduğu için (Mecelle kuralı), hayra şerri karıştırmadan olmuyorsa o, hayır olmaktan çıkmış, içine zehir damlatılan suya benzemiştir.

 

"Fayda"yı, nefsimizin hoşuna giden, egomuzu tatmin eden, sömürüye benzer kazanç, basit ve küçük dünyevî çıkar kaygısı olarak anlarsak, bu kabul İslâm'ın hayır ve fayda anlayışına ters olduğu gibi, bu tür çıkar endişesi sanatı sanat olmaktan çıkaran bir parazit olur. Müslüman açısından fayda; Allah'ın rızâsına ulaştıran, insanlığa hizmetle alâkalı, dünya ve âhiret için gerçekten yararlı olan mâruf ve meşrû olandır, hayırdır.

 

 

Sanat-fayda ilişkisini belirtirken, bir müslümana göre zararlı bir şeyin sanat olamayacağını vurgulamaya gerek var mı, bilmiyorum. Tabii, en büyük zararın da mânevî-uhrevî olduğunu. Direkt zararı gözükmese bile, faydasız bir şeyi mâlâyâni, israf ve lağv özelliklerinden dolayı onaylamayan bir dinin; inanca, ahlâka, akla, düşünceye, ekonomiye... zarar veren bir şeyi güzel görmesine, meşrû kabul etmesine ihtimal verilemez. "Sanat karın doyurur mu, doyurmaz mı?" tartışılabilir, ama gerçek sanatın faydası, hayırlara vesîle olması, mideden daha önemli olan rûhu doyurması tartışılamaz.            

 

 

Müslümanlara göre güzel sanat denilince ilk sırayı edebiyat alır kanaatindeyiz. Kur'an ve Sünnet'in hem edebiyat şaheserleri olmaları, hem edebiyatı teşvik ve tavsiye etmeleri, hem de dinin tebliğine en müsâit sanat dalları olmaları hasebiyle şiir, hikâye, hiciv, hitâbet, edebî sanatlar ve her türlü dallarıyla edebiyat; İslâmî ölçülere uyup insana hizmet ettiği oranda kulluktur, ibâdettir, ihsandır aynı zamanda.

 

 

Herhangi bir harama veya küfre âlet ve vesîle olan şekliyle sanat kabul edilenlerin güzelliği de meşrûluğu da kaybolur. Genel ölçü, Allah'a yaklaştıran herhangi bir şey meşrû, Allah'tan uzaklaştıran; tâğutlara, şeytana, nefsin hevâsına hizmet eden herhangi bir şey çirkin ve yasak. Müslümana göre sanatın mutlaka bir hayra hizmet etmesi ve yalan değil, hakikat olması gerekir. Tabii ki dinî ölçüler, selim akıl ve fıtrat kalıpları içinde güzel olması, estetik, zevke uygun olması şarttır ki sanat olabilsin. Bütün bu sanatlar vecd, tefekkür ve tebliğe hizmetleri ölçüsünde dince makbuldür.

 

Edebiyat ve Onun Zirvedeki Temsilcisi Şiir: Haramlara ve küfre vâsıta olması, günahkâr yalancılar elinde şeytanî ilhamlarla küfre hizmet edilmesi Kur'an'ın dikkatleri çektiği büyük günah. İslâm için kullanılması ise Kâ'b bin Züheyr için olduğu gibi Hz. Peygamber (s.a.v.)'e cübbesini çıkartıp ikram ettirecek ölçüde teşvike şâyân.

 

Müslüman açısından, ihmal edilmemesi ve diğer sanatların önüne geçirilmesi gereken değerdir edebiyat. Müslümanlar söz sanatlarında, hitâbet ve şiirde söz sahibi olmalıdır. Laf adamı olmaktan ve gevezelikten kurtulmak, sanatla bu çirkinliklerin farkını ayırabilmek için de gereklidir bu. Savunduklarının ve yaşadıklarının güzelliğinin dile yansıması, "İnsanlara güzel söyleyin" (2/Bakara, 83) emrine uyulmasıdır bu.

 

 

Kur'an, müslümanlar için birinci ve en büyük sanat kaynağı olmasına rağmen, bundan çok az yararlanılmıştır. "Müslümanım" diyen sanatçı, Kur'an'a yönelmek zorundadır. Ancak bu şekilde evrensel çapta, güçlü ve orijinal eserler üretebilir. Sanatın da, sanatçının da kurtuluşu Kur'an'dadır.

 

Her düzen kendi sanat anlayışını ve sanatını beraberinde getirir. Her rejim kendi prensiplerine uygun ortamı ve altyapıyı oluşturur. O yüzden müslümanca sanat isteyenler her alanda müslümanca bir nizam için, İslâm'ın hâkimiyeti için çalışmalıdır. Bu çalışmalar estetik biçimde olduğu müddetçe sınırlı da olsa sanat ortaya çıkmış olacaktır. Yani istenen ve beklenen nizamı tebliğ için her türlü faâliyetler de sanata dönüşebilir, dönüşmelidir.

 

Her yaptığımızı en güzel şekilde yapmak İslâm'ın emri olduğu için, müslümanın her yaptığı sanat haline gelebilir. Kur'an'da geçen "ihsân" tüm anlamlarıyla gerçekten güzel olanı, güzel sanatı da ifâde edecek boyuttadır: "Güzellikler yapın. Şüphesiz ki Allah muhsinleri (güzel hareketlerde bulunanları, güzellik sergileyenleri) sever." (2/Bakara, 195)

 

Büyüleyici Söz: Şiir ve Söz Canbazı: Şâir   

 

            "Şiir" sözlükte, hissedilen şey anlamına gelir. "Şiir" kelimesinin aslı olan "şuur", bir şeyi anlamak, kavramak, fark etmektir. Şiir de; sezgiyle kavramak, bilmek, tanımak demektir. Şiir, anlaşılan, farkedilen şeylerin ifadesi, ince bir sanatın adıdır. Kavram olarak "şiir", sözlerin ölçülü ve birbirine uyumlu/âhenkli şekilde bir mârifet (bilme-tanıma) olarak ortaya konulma sanatıdır. Şiir yazan veya irticâlen söyleyen "şâir", söz ustasıdır. O, hissettiğini söze (veya yazıya) ölçülü bir şekilde dökebilen bir sanatkârdır. Şiir, şuur veren metindir; şâir ise şuurlandıran demektir. Müslüman açısından şuur verme ölçüsüne uyan güzel sözler, bu ölçüye uyduğu oranda şiirdir.

 

Kur'ân'da şiir kelimesi bir kere, şâir kelimesi de beş kere (birinde çoğul olarak) geçer. Şiirden söz eden, "Biz ona şiir öğretmedik. Bu, onun için gerekmez de" (36/Yâsin, 69) âyeti, vahiy ile şiirin karıştırılmaması gereğini belirtme amacı taşır. Kur'ân'da şâir kelimesinin geçtiği dört âyet de müşriklerin Hz. Muhammed (s.a.s.)'e şâirlik isnadının reddine ilişkindir (21/Enbiyâ, 5; 37/Sâffât, 36; 52/Tûr, 30; 69/Haakka, 41). Şâir kelimesinin çoğulu "şuarâ", 26. sûrenin son âyetlerinde (224. âyet) geçer. Şâirlerden bahseden bu âyetlerden dolayı, bu sûreye şâirler anlamına gelen Şuarâ sûresi denilmiştir.

 

Kur'an, şiiri şuurla ortaya konulan bir savaş aracı olarak görür. Şâir, her şeyden önce, hak veya bâtıl bir dâvâ adamıdır. Şiir ya zulüm aracı, ya da mazlumun savunma gerecidir. Sâlih ameller sahibi mütakî şâirlerin dışında, şiirle uğraşanlara ilham gelir; bu ilham/vahiy, tabii ki şeytandan gelmektedir. Bu şâirlere uyanlar da kendileri gibi sapıklardır. "Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan (şâir)lerin üstüne inerler. Bunlar (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdırlar. Şâirlere sapıklar/azgınlar uyarlar. Şairlerin her vâdîde (her yerde) vehm (hayal) kurup, başı boş dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları/yapamayacakları şeyleri söylediklerini görmedin mi? Ancak iman edip sâlih amel işleyenler, Allah'ı çokça zikredenler ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başka. Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılâba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir."  (26/Şuarâ, 221-227)

 

Kur'an'ın tenkit ettiği şâir ve şiir, insanları kandıran, oyalayan, olmayacak şeylerle meşgul olan, toplumun önünde saptırıcı rol oynayanlardır. Şeytan bu gibilere yol göstermektedir. Onlar da şeytanî işlerin peşindedirler. Kur'an'ın müsâade ettiği şiirin ve şâirlerin özellikleri,  tartışmaya yer vermeyecek kadar nettir: İman, sâlih amel, Allah'ı çokça zikir, zulmü (en büyük zulüm olan şirki, insanın Allah'a isyan ederek kendine ve topluma yazık etmesini) kınamak, hakkı ve mazlumları savunmak. Bu özelliklerin tümü şâirde ve şiirde yoksa Kur'an bunlara onay vermez. Bu takdirde bu şiir denen tehlikeli oyuncakla oynayan kimse; şeytanın güdümüne girmiş, günaha düşkün, her vâdide uçmaya çalışan uçarı, yapmadığı şeyleri söyleyip atıp tutan yalancı, hayal peşinde koşan ve zulme dolaylı da olsa katkı sağlayan özelliklerle câhiliyye cephesinin safında yer almış sayılacaktır.

 

   Şâirleri kötüleyen yukarıdaki âyetler nâzil olduğu zaman Peygamberimiz'in şâirlerinden Hassân bin Sâbit, Abdullah bin Revâha, Kâ'b bin Mâlik Peygamberimiz'e gelip şöyle demişlerdi: "Allah şu âyeti inzal buyurdu ve O biliyor ki biz şiir söylemekteyiz?" Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.s.) şâirleri kötüleyen âyetlerden sonra gelen âyeti okudu: "Ancak iman edip sâlih amel işleyenler, Allah'ı çokça zikredenler ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başka. Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir." (26/Şuarâ, 227). Peygamberimiz sonra buyurdu ki: "Burada tenkit dışı bırakılanlar sizlersiniz." (İbn Ebî Hâtim, nak. Muhtasar İbn Kesir, 2/664). Peygamberimiz (s.a.s.), yukarıdaki güzel vasıflara sahip şiiri yasaklamadığı gibi, bazen onları dinlemiş, güzel ve hikmetli şiirlerin şâirlerini övmüştür. Hikmetli şiir söyleyen sahâbîler, Rasûlullah'ın da teşvikiyle şiiri silâh olarak kullanıp İslâm düşmanlarını hicvetmişler, dinin yayılmasına katkı sağlamışlardır. "Mümin, kılıçla olduğu kadar dille de savaşır." Kur'an'ın tavrıyla paralel olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) de şiiri bir savaş aracı olarak değerlendirir. "Mü'min, eliyle de diliyle de cihad eder. Nefsimi kudret elinde tutana yemin ederim ki, dille attığınız da ok gibi yaralar açar." (Ahmed bin Hanbel, nak. İbn Kesir, 2/664)

 

   Şiiri kötü yapan, onun içeriği ve onu söyleyen/yazan şâirlerin olumsuz kimlikleri olduğu gibi; şiiri meşrû yapan da Şuarâ sûresinin son âyetinde sayılan özelliklerdir. İslâm hakla bâtılın arasındaki bir yolu doğru olarak kabul etmez. Bu ikisinin arasında kalan; aşktan meşkten bahseden şiir sayılan/sanılanlar da en azından oyun ve eğlence cinsinden mâlâyâni fanteziler, "lehve'l-hadis" ve hayır olmayan şeylerdir. Şâir sayısının yok denecek kadar az olduğu halde, şiir adı verilenlerin çoktan çok olduğunun sebebi, bu izahlardan sonra daha rahat anlaşılacaktır. Klasik Divan şiirine ve günümüzdeki şiirimsilere, özellikle içerik ve üstlendikleri mesaj ve misyon açısından bakılınca; bırakın İslâmî şiir tâbirini, müslümana yakışan "şiir" denilip denilemeyeceği ve bunlarla uğraşanların sorumluluğu tartışılabilir, tartışılmalıdır. Müslümanlar için, her konuda olduğu gibi bu konuda da ölçü, Kur'an ve Sünnet olduğuna göre, Şuarâ sûresindeki özellikler ve Hz. Peygamber'in şiir konusundaki tavırları, bu değerlendirmede referans alınmalıdır.     

 

 Peygamberimizin değerlendirmesiyle; şâirin şiiri oktan daha yaralayıcı, kılıçtan daha öldürücüdür. İslâm düşmanı şâirlere karşı amansız mücâdele veren Peygamberimiz, hayrın hizmetindeki şiir konusunda şöyle buyuruyor: "Şüphesiz şiirde hikmet vardır." (Buhârî, Edeb 90; Ebû Dâvud, Edeb, hadis no: 5010; İbn Mâce, Edeb 41, hadis no: 3755; Tirmizî, Edeb 69, hadis no: 2844). Bu hadis, içinde hikmet olmayan, yani büyük hayır (2/Bakara, 269) bulunmayan ve şuur vermeyen sözlerin şiir sayılmayacağına da işaret eder.

 

Şâirleri kötüleyen âyet nazil olunca Peygamberimiz (s.a.s.) Hassân bin Sâbit ve Kâ'b bin Mâlik (r.a.)'e şöyle buyurdu: "Kureyş'i hicvediniz, çünkü sizin hicviniz onları ok yağmuruna tutmaktan daha etkilidir."  (Müslim, Fezâilu's-Sahâbe 157, hadis no: 2490)

 

Hassân bin Sâbit (r.a.)'i şiir söylemeye ise şöyle teşvik etmiştir: "Söyle, müşrikleri şiirlerinle hicvet, Rûhu'l Kudüs (Cebrâil) seninle beraberdir." (Buhârî, Bed'u'l-Halk 6, Edeb 91; Müslim, Fezâilu's-Sahâbe 153, hadis no: 2486; Ahmed bin Hanbel, 4/286, 298, 299, 301, 302)

 

Hz. Peygamber (s.a.s.), küffâr cephesinin şâirleriyle mücâdelede onlara karşı sadece müslüman şâirleri kullanmakla yetinmemiş, haddi aşanları öldürtmüştür. Nadr İbnu'l-Hâris, Ukba İbnu Ebî Muvayt, Ka'b İbnu'l-Eşref, Amr İbnu Abdillah İbni Umeyr, Hâris İbnu Süveyd, Ebû Afak, Esmâ Bintu Mervân, Abdullah İbni Hatal, Fartanâ, Karîba bunlardandir. Bunların bir kısmı Mekke Fethi'nde af dışı tutulanlar arasında yer alır.

Ahmed KALKAN

31/10/2007

Usanmaz mı?

h1

Usanmaz mı?

Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan muradım şem’i yanmaz mı

Kamu bâmarına cânan devâ-yı derd eder ihsan
Niçin kılmaz bana derman beni bîmar sanmaz mı

Şeb-i hicran yanar cânım döker kan çeşm-ı giryânım
Uyarır halkı efgaanım kara bahtım uyanmaz mı

Gül-i ruhşârına karşu gözümden kanlı akar su
Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı

Gamım pinhan dutardım ben dediler yâre kıl rûşen
Desem ol bî-vefâ bilmem inanır mı inanmaz mı

Değildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil
Bana ta’n eyleyen gafil seni görgeç utanmaz mı

Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır
Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı

Günümüz Türkçesiyle:

1-Sevgili beni candan usandırdı,cefadan usanmaz mı?Âhımdan gökler yandı,dileğimin mumu yanmaz mı?

2-Sevgili,bütün hastalarının derdine ilaç veriyor,bana niçin ilaç vermiyor?Beni hasta sanmıyor mu?

3-Ayrılık gecesinde canım yanar,ağlayan gözüm kanlı yaş döker,feryadım halkı uyandırır,kara bahtım uyanmaz mı?

4-Yanağının gülüne karşı gözümden kanlın su akar (yani:kan ağlarım); sevgilim!Bu gül mevsimidir,akar sular bulanmaz mı?

5-Ben gamımı gizli tutardım,”sevgiliye aç” dediler,desem o vefasız acaba inanır mı?İnanmaz mı?

6-Ben sana meyletmiş değildim,aklımı sen yok ettin;beni kınayan gafil seni görünce utanmaz mı?

7-Fuzuli çılgın bir rinttir,daima halkın diline düşmüştür;sorun ki bu nasıl sevdadır?Bu sevda dan usanmaz mı?

Fuzûlî

 
Hakkımda

  • SIK KULLANILANLARA EKLE
  • GİRİŞ SAYFANIZ YAPIN
  •  
    Bağlantılarım
      RSS
      • <%LinkTitle%>
      -->

    Free Blogger Templates

    eXTReMe Tracker